Sarı günler...
Sezaryen sonrasında kısa sürede toparlanmıştım. Minik kızım ise yeni doğan pek çok bebek gibi emiyor ve bol bol uyuyordu. Doğumdan iki gün sonra, hastaneden taburcu olacağımızın heyecanıyla erkenden hazırlandım. Sevincim, çocuk doktorunun odamızı ziyareti ile büyük bir endişeye dönüştü. Taburcu olamıyorduk!
İkinci kez anne olduğumda, sevgi ve mutluluğumun yanı sıra sadece yorgunluk ve uykusuzluğumun ikiye katlanacağını sanıyordum; buna son derece hazırdım. Nedense hiç düşünmedim hastalıkların, endişelerin, korkuların da ikiye katlanacağını… Acaba aklıma getirmiş olsaydım, kızımın yenidoğan sarılığı ile ilgili yaşadıklarımızı daha güçlü karşılayabilir miydim? Hayır, kendimi tanıyorum… Ne oğlumun, ne kızımın, ne eşimin… Listem sevdiklerimi sayarak, uzayıp gider. Söz konusu biriciklerimin sağlığı olduğunda endişe ve üzüntümü doruklarda yaşıyorum her zaman. Bu kez ise kelimenin tam anlamıyla dibe vurdum!

Yadırgamıştım ama aklıma kötüyü getirmiyordum
Kızımı doğumdan sonra ilk kez gördüğümde zayıf bulmuştum biraz. "Olsun…" demiştim, "Ağabeyi gibi bol bol emer, kısa sürede tontiş bile olur benim kızım." Ama emmiyordu Ayşe Berilim… Daha doğrusu biraz emiyor, hemen uyuya kalıyordu. 2 saatte bir uyandırıp, yeniden emzirmeye çalışıyordum ama nafile… Bebek hemşireleri ise, "Endişe etmeyin." diyorlardı. "Doğum yorgunu bebeğiniz… Birkaç güne kadar çok daha iyi emer.". Oğlum doğduğunda, hastanede kaldığımız süre içinde neredeyse hiç uyumamış, sürekli ağlamış ve sürekli emmişti... Şimdi, kızımın durumunu yadırgıyordum bunun için ama aklıma kötü bir şey de getirmiyordum. "Kardeş de olsa her çocuk aynı olmuyor işte." diye düşünüyordum.
Ağabeyliği kutlama partimiz vardı
Hastanede kaldığımız 2 gün boyunca her şey yolunda gibiydi. Kısa sürede ayağa kalkmıştım. Bir an önce evimize dönmeyi, yeni hayatımıza başlamayı istiyordum. Taburcu olacağımız gün sabah erkenden hazırlandım. Sabahları, yenidoğan tüm bebekleri gerekli kontroller ve muayene için bebek odasına alıyorlardı. Ayşe Berilim de son kontrolünden geçip kucağıma geldiğinde aklımda artık akşamki mini minnacık partimiz vardı. "Demirhan, ağabey oldu" partisi… Ayşe Beril, henüz 2 yaşındaki ağabeyi onu sevinçle karşılasın, hemen sevsin diye ona "kutlama pastası" ve pek çok hediye hazırlamıştı. Acaba Demirhan Ayşe Beril'in hediyelerini sevecek miydi? Akşam kimler bizde olurdu? Yepyeni heyecanlarla dolu, mutlu bir hayat bizi bekliyordu. Heyecanım, çocuk doktorunun odamızı ziyaretiyle birlikte büyük bir endişeye ve üzüntüye dönüştü. Taburcu olamıyorduk! Ayşe Berilimizin sarılığı yüksek görünüyordu, fototerapiye (mavi ışık tedavisi) girmesi gerekiyordu. Akşam 18:00'e kadar fototerapide kalacaktı. Sonra kanındaki bilirubin değerine bakılacaktı ve büyük ihtimalle o zaman evimize gidecektik. Böyle demişti çocuk doktorumuz.
Geç de olsa taburcuyduk ama…
Biz bu konuşmaları yaparken görevliler fototerapi cihazını çoktan odaya taşımışlardı bile. O sırada yakınımızdaki başka bir hastanede, oğlumuzun çocuk doktorunun yanında olan eşimi aradım telaşla. Demirhan'ın grip aşısının (H1N1 değil, normal grip aşısı) rapel dozu yapılıyordu. Hemen sonrasında bizi almaya geleceklerdi. Eşim telaşlı sesimi duyunca, kısa süre içinde yanımızda olacağını söyledi. Fototerapi cihazı solaryum cihazını andırıyor. Ama yeni doğmuş bir bebek için son derece sevimsiz olduğu kesin. Ayşe Beril'i emzirdikten sonra giysilerini çıkardım. Bir tek beziyle kalması gerekiyordu. Bebek hemşiresi gözlerinin ışıktan olumsuz etkilenmemesi için ona uyku gözlüğü benzeri bir gözlük taktı ve hemen ardından fototerapi cihazının içine yatırdı. Akşama kadar mümkün olduğu kadar çok kalacaktı bu cihazda, sadece emzirmek için kısa süreli olarak kucağıma alabilirdim. Sevmemişti Ayşe Berilim bu cihazı. O sakin bebeğim gitmiş, yerine sürekli ağlayan, huzursuz olan bebeğim gelmişti.
Bitmek bilmeyen yarım saatler…
Akşam saat 19:00'a doğru doktorumuzla görüşen bebek hemşirelerinden evimize gidebileceğimiz haberi geldi. Ama ertesi gün, akşamüzeri kontrole çağırıyorlardı, yine kan tahlili yapılacaktı. Ne yazık ki o günden sonra "bilirubin" ve "hematokrit" günlük konuşma dilimizin birer parçası haline geldi. Yenidoğan sarılığında takip edilen bu iki kan değeriyle günlerce baş etmeye çalışıp durduk… "Bilirubin yükselmiş hematokrit düşmüşâ€¦"; "Fototerapiye girdik, bilirubin düştü biraz ama hematokrit de düşmüşâ€¦", "Hematokrit sınırımız 25'miş. Altına düşersek, kan nakli gerekebilirmişâ€¦". Kötüyü silmeyi seven hafızam, bu cümlelerle yatıp kalktığımız günleri silmeye çalıştığından, bazı detayları unuttum bile. Unutmadığım ve unutabileceğimi sanmadığım tek şey; o dönemde bebeğimle ilgili yaşadığım endişeler… Kendimi sorguladığım, bir yerde hata yapıp yapmadığımı düşündüğüm, hatta dile getirmesi çok zor ama kaybetme endişesi yaşadığım zamanlar oldu. Kızımız yaklaşık 2 aylık olana kadar sürdü sıkı takip ve kontrollerimiz. İlk günlerde sabah â€" akşam hastaneye gidiyorduk, kan veriyor, yaklaşık yarım saat sonucun çıkmasını bekliyorduk. O yarım saat hiç geçmek bilmiyordu sanki. Sağ olsun Tezcan Hemşire… Öyle büyük bir insanlıkla yapıyordu ki işini, çoğu zaman çıkar çıkmaz emzirme odasına getirdiği bile oluyordu sonucu. Hastane personelinin tanıdığı bir aileydik artık…
Üçlü doktor kontrolüne girdik
Bu arada doğum yaptığım hastanedeki çocuk doktorumuza her ihtiyaç duyduğumuzda ulaşamıyorduk. Örneğin kan tahlilimizin sonucu çıkıyordu, doktorumuzun bu sonucu değerlendirmesi gerekiyordu; ya eve gideceğiz ya yine hastanede kalıp fototerapiye gireceğiz… Ama doktorumuz hastaneden çıkmış ve cep telefonu kapalı oluyordu. Kendisinin de bir anne olduğunu, süt izni kullandığını öğrenmiştim böylelikle. Süt izni en doğal hakkı elbette ama bu sebeple biz zor durumlar yaşayınca çözüm arayışına gittik. Sevgili kuzenimin sevgili eşi yetişti imdadımıza; Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Yasemin Küçükuğurluoğlu... Takıldığımız her konuda kendisine danışıyorduk ne yapmamız gerektiğini. Gün içinde defalarca telefonlaştığımız oluyordu. Dostluğunu, desteğini, yürekten hissettik hep. Bazı günlerde muayene ihtiyacı doğduğundan İstanbul'da, çok güvendiği bir arkadaşına yönlendirdi bizi. İstanbul Tıp Fakültesi (Çapa) Yenidoğan Bölümü'nden Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Atalay Demirel, başımız her sıkıştığında, büyük bir insanlıkla, "Keşke her doktor hastasına böyle yaklaşsa" dedirten bir ilgiyle yardımcı oldu bize. İşte böyle bir üçlü doktor kontrolüne girmiştik kısa süre içinde. Günler endişe ve sıkıntı içinde günleri kovaladı. Bu arada uykusuzluk, stres ve üzüntü adeta kördüğüm olmuş, sütümü azaltmıştı. Kısır bir döngüde hissediyordum kendimi. Oysa bebeğimin sarılığı atmasına yardımcı olabilmek için onu bol bol emzirmem gerekiyordu…
Kan nakli gerekti
Bizim sorunumuz tıpta "ABO uyumsuzluğu" denen durumdan kaynaklanıyordu. Yani anne ile bebek arasındaki kan uyumsuzluğundan… Ayşe Berilimizin sarılığı bunun için yükseliyordu. Sarılığının riskli seviyelere ulaşmaması için çeşitli aralıklarla 4 kez fototerapiye girmemiz gerekti. Fototerapi sonrasında bilirubini düşüyordu. Aksi takdirde kanındaki bilirubinin yüksek olması, hematokritin düşmesine yani kansızlığa yol açıyordu. Bebeklerde normalde ilk 2 ayda hematokrit zaten düştüğünden, biz bu tabloyu çok daha ciddi yaşıyorduk. Dr. Atalay Demirel, Ayşe Berilimizin emmesinde veya nefes almasında bir sorun fark edersek, hiç vakit kaybetmeden hastaneye gitmemiz konusunda uyarmıştı bizi. Gün içinde ve gece boyu defalarca nefesini dinliyorduk minik kızımızın. Bir anne baba olarak bugünleri yaşamanın zorluğu kelimelerle tarif edilebilecek gibi değil aslında. Her kan alınması gerektiğinde artık kızımla birlikte ağlıyordum ben de. Bu nasıl bir yaşamla tanışmaydı? Bu nasıl bir lohusalıktı? Ayşe Berilimizin ellerinin üzeri iğne izi dolmuştu, bazen artık elinden kan alacak yer bulamıyorlardı. Ve kabus daha da büyüdü! Hematokrit değerimiz 25'in altına düştüğü için henüz 3 haftalıkken kan nakli gerekti. Artık sadece biz değil, bizi teselliye çalışan yakınlarımız da endişe içindeydi.
Adaklar adadık
Hastane, gerekli kanı Çapa Kan Merkezi'nden temin etti ve kanın geçmesi gereken işlemleri (Kızımıza verilen kan herhangi bir hastalık riski taşımaması için bazı işlemlerden geçirildi.) de takip etti. Nakil bebek odasında yapılacaktı ve biz de aynı katta, bize verilen odada bekleyecektik. Bebek hemşiresi, Ayşe Berilimi almaya geldiğinde, kalbim sıkışıyordu adeta. Sürekli olarak kendime her şeyin geçeceğini, kızımızın bu nakilden sonra artık tamamen iyileşeceğini telkin etmeye çalışıyordum ama bu çabam beni sakinleştirmeye yetmiyordu. Yaklaşık 4 saat süren nakil boyunca, "Her şey yolunda mı?" sorusu eşliğinde defalarca bebek odasına gidip durdum. Minik kızım sakin sakin uyuyordu. Bu arada bildiğim tüm duaları ediyor, adaklar adıyordum. Sonradan öğrendim ki, eşim de adak adamış. Sakin görünmeye, beni teselli etmeye çalışıyordu oysa… Kanın nakledilmesi işlemi bittiğinde yine tahliller yapıldı. Artık evimize gidebilirdik ama kontrollerimiz daha seyrek de olsa devam edecekti.
Sihirli bir değnek değmişçesine…
Nakil sonrasında kızımızın rengi değişmişti adeta. Yüzüne pembelik gelmiş, emmesi güçlenmiş, uyanık kalma süresi artmıştı. Bu kadar kısa sürede böyle bir değişim yaşamış olmak bizi biraz olsun rahatlattı. O günden sonra bir daha fototerapiye girmemiz gerekmedi hiç. Peki, kan değerimiz düşmedi mi? Düştü! Ama riskli sınırlara gelmedi. 40 günlük olduğumuzda, Dr. Atalay Demirel, artık kan kontrollerine gerek kalmadığını, bebeğimizin rutin bebek takibi dışında herhangi bir kontrol veya muayeneye ihtiyacı olmadığını söyledi. Yaşadığımız sevinci tahmin etmek hiç zor olmasa gerek. Evimiz bayram havasına büründü. Endişeli gözler gülmeye, susan dudaklar konuşmaya başladı. Kızımız adeta yeniden doğmuştu! Ayşe Berilimiz ben bu satırları yazarken tam 3 ayını doldurdu. Dünya tatlısı, güleç yüzlü, mutlu bir bebek. Tıpkı sevgili Dr. Yasemin teyzesinin en baştan beri söylediği gibi; sıkıntılı günlerimiz geride kaldı, bugünlere dair pek çok şeyi unuttuk. Bu zor günlerimizde bize destek olan, bizi yalnız bırakmayan yakınlarımız, doktorlarımız hariç…
Peki, kızımız sağlığına kavuşunca rahat bir nefes aldık mı? Ne yazık ki hayır! Bu kez de henüz 2 yaşındaki oğlumuzun geniz eti ve bademcik ameliyatı ihtiyacı doğdu. Üstelik acil…
10 soruda yenidoğan sarılığı
Halk arasında yeterince bilinmiyor yenidoğan sarılığı… Özellikle fizyolojik sarılık ile patolojik sarılık birbirine karıştırılıyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Yasemin Küçükuğurluoğlu, bu konuda bilinmesi gereken 10 soruyu yanıtladı…
1Sarılık nedir? Nasıl ortaya çıkar?
Bilirubin, kanın içindeki oksijen taşıyan hemoglobinin yıkılması sonucu ortaya çıkan bir maddedir. Bu maddenin vücuttan atılımında meydana gelen yavaşlama sonucu sarılık ortaya çıkar.

2Yenidoğan sarılığı her bebekte görülür mü?
Yenidoğan sarılığı aslında hemen her bebekte görülse de, bazı bebeklerde çok hafif, bazı bebeklerde daha belirgin ve ağır seyreder. Zamanından önce doğmuş küçük bebeklerde (prematürelerde), hasta bebeklerde sarılık çok belirgin iken, doğum vaktini geçirmiş (postterm) veya zamanında ama küçük doğmuş bebeklerde (term SGA) sarılık hemen hemen hiç görülmeyebilir. Yenidoğan sarılıkları, "fizyolojik" ve "patolojik" olarak 2 ana gruba ayrılır. Burada önemli olan, yenidoğanlarda normalde görülen fizyolojik sarılıkla, fizyolojik olmayan patolojik sarılığı ayırmaktır.

3Fizyolojik sarılık nedir?
Fizyolojik sarılık sağlıklı yenidoğanda 24 saatten sonra görülür. Bilirubinin atılımındaki yavaşlamaya bağlı olarak gelişir. En önemli etkenler; yenidoğanın henüz tam olgunlaşmamış karaciğer fonksiyonları, yeterli bakterinin olmadığı barsak florası, barsak hızının yavaş olması ve yeterince beslenememedir. Bazı etnik gruplarda özellikle Asya ülkelerinde ve Kızılderililerde ortalama sarılık düzeyleri normalden daha yüksektir. Fizyolojik sarılık, sağlıklı, zamanında doğan yenidoğanda 3.-5. günlerde en yüksek düzeye erişir ve sonra hızla düşerek, 2 hafta içinde kaybolur. Zamanından önce (preterm) doğanlarda en yüksek bilirubin düzeyi zamanında doğanlara göre daha yüksek olmakla birlikte genellikle tedavi gerektirmeden kendiliğinden düşer. Sarılığın tam kaybolması 2-4 haftayı bulabilir. Bu nedenle erken doğan preterm bebekler sarılık açısından daha sıkı takip gerektirir. Bir de halk arasında da sık sık adı geçen "anne sütü sarılığı" vardır.
4Anne sütü sarılığı nedir?
Fizyolojik sarılık içinde anılan erken "anne sütü sarılığı", annenin ilk günlerde çeşitli nedenlerle bebeğini yeterince emzirememesi, buna bağlı olarak barsak pasajının azalıp, oluşan bilirubinin atılamaması ile ilişkilidir. Geç dönemde başlayan anne sütü sarılığı ise sütün içindeki bazı maddelere bağlı olarak, bilirubinde artma ile tanımlanmıştır. Bu bebekler gayet sağlıklıdır, iyi tartı almalarına rağmen sarılıkları biraz uzun sürer, ancak hiçbir zaman patolojik düzeye ulaşmaz.
5Patolojik sarılık nedir?
Patolojik sarılık, ilk 24 saatte başlayan, bilirubin düzeylerinin çok arttığı, kan uyuşmazlığı, kan hastalıkları, barsak ve karaciğer hastalıkları, tiroit hormon eksikliği, enfeksiyonlar gibi altta yatan bir hastalığın bulunduğu durumlarda görülür. Bilirubin düzeyi ancak ışık tedavisi, kan değişimi veya ilaç tedavisi ile kontrol altına alınabilir. Tedavi edilmezse sarılık çok ciddi düzeylere erişebilir.

6Sarılığın tedavi şekilleri nelerdir?
Yenidoğan sarılığında tedavi seçenekleri altta yatan ya da saptanan sebebe göre değişir. Fizyolojik sarılık genellikle herhangi bir tedavi gerektirmeden, sık emzirme ve gözlemle seyrini tamamlar ve düzelir. Patolojik sarılıklarda ise sebebe yönelik tedavi gerekir. Hormon eksikliğinin düzeltilmesi, enfeksiyonun tedavisi, fototerapi denilen ışık tedavisi, kan değişimi ve ilaç tedavileri seçenekler arasındadır. Halk arasında en çok bilinen tedavi yöntemleri; fototerapi ve kan değişimidir. Fototerapi alan bebeklerde ciltte kızarıklık, bronzlaşma, sık emzirilmezse sıvı kaybı, ishal görülebilir. Bu etkiler fototerapi sonlandırıldığında hızla düzelir. Ayrıca fototerapi sırasında bebeklerin gözlerinin zarar görmemesi için özel bir gözlük kullanılır.

7Yenidoğan sarılığı tedavi edilmezse risk yaratır mı?
Yenidoğan sarılığı yüksek düzeylere erişirse ki bu düzeyler bebeğin kaç günlük olduğu, doğum tartısı ve altta yatan sebebe bağlı olarak değişebilir, bebeğin bu yüksek sarılıktan etkilenmeden bir an önce tedavi edilmesi gerekir. Çünkü yüksek bilirubin beyine yerleşir ve bebeğin beyninde geri dönüşümsüz hasara yol açar. Özellikle yüksek düzeylere erişen sarılığı olan bebeklerin işitme duyularının etkilendiği bilinmektedir.

8Anne ya da babanın herhangi bir hastalığı ya da kullandığı ilaç bebekteki sarılığın ortaya çıkmasını etkiler mi?
Anne ve babanın ırkının sarılık düzeyini etkilediği bilinmektedir. Biraz önce de söylediğimiz gibi sarı ırkta ortalama bilirubin düzeyleri daha yüksek, zencilerde ise daha düşüktür. Ayrıca akraba evliliklerinde doğuştan gelen metabolik ve genetik hastalık olasılığı yüksek olduğundan risk artmaktadır. Diyabetik anne çocuklarında ise sarılık daha sık görülür ve daha yüksek düzeylere erişir.
9Yenidoğan sarılığının önlenebileceği durumlar var mı?
Anne karnındaki bebeğin pek çok hastalığı günümüzde ileri teknoloji ve gelişmiş ultrasonografik aletlerle tespit edilebilmektedir. Özellikle ciddi kan grubu uygunsuzlukları, genetik ve metabolik bozuklukların önceden tespiti mümkündür. Bu hastalıklara tanı konmaya başlanmasından sonra, bu tür hastalıklar için gebelik öncesi tedbirler de alınmaya başlanıldı. Ailelere bu tür hastalıklarla ilgili genetik danışma verilmekte, gebelik öncesi, gebelik sırasında ve doğum sonrasında gerekli önlemler alınabilmektedir. Tüm bunların sonucunda günümüzde ağır sarılıklı vakalar büyük ölçüde azalmıştır. Daha önce ciddi sarılıklı bebeği bulunan, bilinen metabolik - genetik bir hastalığı ve kan grubu uygunsuzluğu olan ailelerin bir uzmana başvurması bu anlamda çok önemlidir, hem doğacak çocuklarının sağlığı hem de ailenin geleceği için...
10Halk arasında sarılık olan bebeğin üzerine sarı örtü örtülmesi, gece odanın ışığının kapatılmaması gerektiği gibi inanışlar var. Bunların doğruluk payı var mı?
Bunlar bilimsel olarak ispat edilmiş şeyler değildir. Bebeğin üzerine sarı örtü örtülmesi, cildindeki sararma artışının gözden kaçırılmasına sebep olabileceğinden önerilmez. Gece, oda ışığının açık bırakılması ise aslında fototerapinin mekanizmasını hatırlatır. Ancak bilinen en etkili ışık fototerapide kullanılan mavi ışıktır. Bu ışıkla bilirubinin suda çözünürlüğü artmakta ve böylece vücuttan atılımı hızlanmaktadır.

Resim altı:
Sabah akşam kan tahlili -7
Ayşe Berilimizin sarılığının tehlikeli boyutlara ulaşmasını engellemek ve bilirubini kontrol altına almak için sabah akşam kan tahlili yaptırdığımız günler oldu. Çıkan sonuca göre ya biraz rahat nefes alıp evimize dönüyorduk ya da bagajda sürekli hazır duran hastane çantamızı alıp, fototerapiye giriyorduk.

Aynı odadaydık - 45
Bazı hastanelerde, fototerapiye girmesi gereken bebeklerin bebek odasında tutulup, sadece sağılmış anne sütüyle beslendiklerini sonradan öğrendim. Biz fototerapi seanslarında kızımla aynı odada kalıyorduk. Zaman zaman onu kısa süreli de olsa kucağımda emziriyor, bazen de o cihazda yatarken sağdığım sütümle besliyordum. Gözlerini ışıktan koruyan gözlüğü ise kaymaması için sık sık kontrol ediyorduk.

Mavi ışıklı, çıplak günler…- 54
Yeni doğan bebeğimizi doya doya koklamayı, kucaklamayı beklerken karşı karşıya kaldığımız sağlık sorunu bizi son derece üzdü ama artık geride kaldı. Mavi ışıklı, gözlüklü, çıplak günler zor da olsa geçti…

Hüzün fotoğrafımız - 57
Canım kızım benim… Hayata bir mücadele ile başladı, üzüldü, yoruldu ama şimdi tüm bu yaşadıklarına inat gülücükler dağıtıyor. Çocuklarımızın mutluluğu bizim de mutluluk kaynağımız. Güçlü olup, umudu hiç kaybetmemek, kötü günlerin geçeceğine inanmak gerek.










ÇOCUK GELİŞİMİNDE OYUNUN YERİ VE OYUNCAK SEÇİMİ
Çocuklar neden oyun oynar, hiç düşündünüz mü? Yapacak başka işleri olmadığı için mi? Yoksa ayak altında dolanmamak, anne-babalarını lüzumsuz yere...
Çocuğunuzun kapak yıldızı olmasını ister misiniz?
Fotoğraflar sayfamız sizden büyük ilgi görüyor ve her ay bir kapak yıldızı doğmaya devam ediyor.
Anasayfa | Aile & İlişkiler | Aktüel | İsim Sözlüğü | Hastaneler | Her Ay | İçindekiler | Künye / İletişim | Bize Ulaşın | Abonelik | Dijital Abonelik

Turkuvaz Medya Grubu Copyright © 2003-2007 Tüm hakları saklıdır.
Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
Üretim ve Tasarım

Turkuvaz Medya Dijital